DÜŞÜN…

Hayatım boyunca hiçbir şeyi körü körüne kabullenemedim, her şeyin kaynağına inmek istedim. Gördüm ki her yol Allah’a çıkıyor. Kendimi O zat’ın karşısında çok aciz hissettim. Beni ben yaratmadım, beni sen de yaratmadın! Ne doğumuma ben karar verdim ne de ölümüme ben karar verebileceğim. Gölgem benim istediğim yöne düşmüyor. Doğal felaketlere engel olamıyorum. Ne bir meyve ne de bir sebze yaratabiliyorum. Atmosferi ve yaşayabilmemizi sağlayan bu kusursuz ortamı da ben yaratmadım, sen de yaratmadın. Bizim ilmimiz O’nun ilminin yanında bir hiçtir. Bu gerçeği dilimle inkâr etsem aklımla inkâr edemem, sen de edemezsin. Anladım ki ancak ve ancak böyle bir ilim sahibi böyle bir güç böyle bir merhamet sahibi karşısında boyun eğilebilir. Hürmet ve itaat ancak ona karşı yapılabilir.

Hz. İbrahim iyi kalpli bir insan ve iyi bir gözlemciydi. Etrafına baktığı zaman gördüğü her şeyi mantık süzgecinden geçiriyor ve öyle kabullenebiliyordu. Kavminin gelenek görenekleri ona çok mantıksız geliyordu. O hep düşünüyor, düşünüyordu…

Niçin dünya, gündüz çalışabilmek için aydınlık, niçin gece dinlenebilmek için karanlık oluyordu?

Bütün meyve ve sebzeler aynı topraktan besleniyordu fakat nasıl oluyor da farklı farklı tat ve lezzetlere sahip olabiliyorlardı?

Nasıl olup da bir bitki, topraktan hangi besini alması gerektiğini bilebiliyordu?

Niçin bitkilerin tohumları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri farklı büyüklüklerde farklı modellerdeydi?

Niçin, güneşin sıcağıyla dünya kuraklaşıp gitmiyordu, yağmurlar farklı farklı bölgelere dengeli bir biçimde yağıyordu, dünyayı sel su alıp götürmüyordu?

Niçin denizler daha çok sakin oluyor, sık sık fırtınalar kopmuyor, insanların gemilerde taşınmasına izin veriyordu.

Niçin bütün canlılar eşeyli üremekteydi, onları eşeyli yaratan kimdi?

Niçin bütün canlılar ölünce toprak olup gidiyorlardı? 

Niçin gökteki cisimler birbirleriyle çarpışmıyorlar da uyum içinde hareket edip duruyorlardı?

Niçin, dünya insanın her türlü ihtiyacını karşılayabilecek bir yapıdaydı?

Soru üstüne soru. O bıkıp usanmadan düşünüyordu. Ailesi ve kavmi kendi elleriyle yonttukları taşlara secde ediyorlardı. Halbuki o taşlar cansız varlıklardı. Kendileri canlı varlıklar oldukları halde hiçbir şeye gücü yetmeyen cansız varlıklara tapıyorlardı. İnanılır gibi değildi. Onların bu davranışları ona çok mu çok saçma geliyordu. İbrahim putlara gidip sesleniyor: “Hadi benimle konuşsanız ya… Niçin yemek yemiyorsunuz hadi yeseniz ya…” diyordu. Onlara vuruyordu. Hiçbir tepki alamıyordu.

Bütün bunları bina edip sevk eden, çok akıllı, çok bilgili, çok güçlü, her şeye hâkim biri olmalıydı. Kimdi o? Onu bulmalıydı. Aramaya başladı. Aya dikkatlice baktı ve dedi ki: “İşte bu benim aradığım zat olabilir.” Sabah güneş doğunca ay kayboldu. Hz. İbrahim bundan hoşlanmadı. Sonra güneşe baktı, güneş gelince ay kaybolmuştu: “Bu daha büyük ve daha güçlü, aradığım zat bu olabilir.” dedi fakat akşam olunca güneşte kayboldu. O zaman o dedi ki: “Ben yok olanlardan hoşlanmam, sen aradığım zat olamazsın.”

O kavmine diyordu ki: “Bu yaptığınız iş çok saçma, niçin düşünmüyorsunuz?” Babası dahil bütün kavmi, düşündüğü için ona düşman olup çıktılar ama o vatanından, ailesinden vazgeçti, düşünmekten asla vazgeçmedi. Sonunda Rabbi onu seçti ve onunla konuştu. Aradığı gerçeğe nihayet ulaşmıştı. O ayı, güneşi Rab zannettiği için Rabbi ona küsmedi çünkü o doğruya ulaşmaya çalışıyordu.

Rabbimiz der ki: “Düşünün, doğadaki ahengi, ihtişamı, nizamı! Düşünün gönderdiğim kitaplardaki hükümleri, bu hükümlerin adalete ve sizin menfaatlerinize uygunluğunu! Ben size küsmem, doğruyu bulmanıza yardım ederim. Yeter ki düşünün, ben akıl sahiplerine değer veririm. Varlığımı ve hükümlerimin değerini ancak akıl sahipleri anlar!”

KADINLARDAN PEYGAMBER OLAN OLDU MU?

Kendisine her vahiy gelen kadın olsun erkek olsun kim olursa olsun peygamber olmaz. Peygamber olması için kendine elçilik görevi verilmiş olması gerekir. Elçilik görevi oldukça ağır bir görevdir. Allah, kullarına kaldıramayacağı yükleri yükleyerek zulmetmez. Bu görev için Allah, peygamberleri insanların erkeklerinden seçip görevlendirmiştir. Peygamberler ağır baskılar ve zulümler altında, canları pahasına görevlerini yerine getirebilmişlerdir. Tarih boyunca birçok peygamber öldürülmüştür. Hatırlarsak Hz. Yunus Peygamber görevinin ağırlığından dolayı memleketinden kaçmaya kalkmıştı fakat Allah onu denizde yakalayıp görevini tamamlaması için sıkıştırıvermişti. O, zelle (hata) yaptığını anlayıp tövbekâr olmuştu. Allah’ta onun tövbesini kabul edip onu büyük bir topluluğa peygamber yapmıştı.

21: ENBİYA / 87. Zünnun, hani öfkelenerek gitmişti de… Bizim asla kendisini sıkıştıramayacağımızı sanmıştı, derken… karanlıklar içinde: “Senden başka İlah yoktur. Sen’i tenzih ederim. Ben gerçekten zalimlerden oldum.” diye yalvardı.

21: ENBİYA / 88. Biz de duasını kabul ettik. Kendisini üzüntüden kurtardık. Biz müminleri işte böyle kurtarırız.

22: HAC / 52. (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki o tebliğ etmeyi arzu ettiği zaman, şeytan onu ümitsizliğe düşürmesin. Bunun üzerine Allah şeytanın verdiği ümitsizliği giderir. Sonra da delillerini güçlendirir. Allah hikmet sahibidir, bilir.

Örneğin: Allah, Hz. Meryem’e, Firavunun eşi Hz. Asiye’ye ve Hz. Musa’nın annesine de vahiy etmiştir ama onları peygamber olarak görevlendirmemiştir. Hz. Meryem ve Firavunun eşi Hz. Asiye cennetlik oldukları müjdelenen iki kadındır. Hz. Nuh’un eşi ve Lut’un eşinin ise cehennemlik olduğu bildirilmiştir. Allah’ın yanında kadınla erkeğin arasında ayrıcalık bulunmaz. Allah, sadece erkeklerden peygamberler gönderdiğini bildiriyor. Bunun nedeni her peygamberin fiziki güce ihtiyacı olmuş olmasıdır. İnanmayanlar inanmamakla kalmayıp onlara karşı savaş açmışlar ve birçok peygamberi de katletmişlerdir.

16: NAHL / 43. (Ey Peygamber!) Senden önce de kendilerine vahiy ettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsan Tevrat ve İncil’in âlimlerine sor.

21: ENBİYA / 7. (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de sadece kendilerine vahiy ettiğimiz birtakım erkekleri elçi olarak gönderdik. Şayet bunu bilmiyorsan Kitap Ehli olanlara sor.

12: YUSUF / 109. Biz, beldelerin halkına senden önce de erkeklerden başkasını vahiy ile göndermedik. Onlar arzı dolaşmıyorlar mı ve görmüyorlar mı kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğunu? Ahiret yurdu takva sahipleri için daha hayırlıdır. Hala, aklınızı kullanmayacak mısınız?

KISKANÇLIĞIN BEDELİ

Fatma Hanım çalışkan bir kadındı. Hem bahçe işi hem ev işi hem de hayvan larının bakımıyla uğraşıyordu. Evde beş kişiydiler: Kocası, kızı, oğlu, kayınvalidesi. Kimseye muhtaç olmayalım, çocuklarımızı okutalım sevdasıyla gücünün üstünde emek sarfediyordu. Çok ama çok çalışıyordu.

Onu takdir edecek ne bir koca ne de bir kayınvalide vardı. Kayınvalide tansiyon hastasıydı. Tuzlu gıdalardan uzak durması gerekiyordu. Her akşam yemeğinde kızıl kıyamet kopuyordu. Kayınvalide: “Oğlum, bu gelin beni öldürmek istiyor, yemeğe olan tuzu basmış yine!” diyordu. Yemekler gerçekten çok tuzlu oluyordu.

Adam inşaat işçisiydi zaten eve yorgun geliyordu. Olup bitene sinirleniyor ve: “Ben sana tuzlu yapmayacaksın demiyor muyum, sen hala akıllanmayacak mısın, kasıtlı mı yapıyorsun?..” diye karısını dövmeye başlıyordu.

Aradan üç beş yıl geçti. Kadın çaresizdi. Boşansa iki çocuğu vardı. Devam etse canından bezmişti. Onu hayata bağlayan tek şey evlatlarıydı. Bir gün ocağa yemekleri koydu ve süt sağmak için dışarı çıktı. Yemeklerin altını kısmayı unuttum galiba, ben dönesiye yanabilirler diye düşündü. Geriye döndü. Kayınvalidesi mutfakta ocağın başındaydı. Yerinden zor kalktığını söyleyen suyunu bile içmeye kalkmayan kadının, ocağın başında ne işi vardı?..

Fatma Hanım, mutfak kapısında onu izlemeye başladı. Kocasının da gelmesi yakındı. Kayınvalidesi yemeklere tuz atıyordu. Fatma Hanım şoke oldu: “Allah’tan korkmaz kadın!.. Yemeklere tuz atıp da her gün beni kocama dövdürüyordun ve bundan büyük bir zevk alıyordun demek, yazıklar olsun sana!.. Sana hizmet ediyor, yemeğini, suyunu önüne getiriyordum. Çamaşırını yıkıyordum. Seni annem biliyordum!.. ” diye avazının çıktığı kadar bağırıyordu. Kocası merdivenlerden çıkarken bağrışmaları işitti. Koşarcasına mutfağa geldi. “Ne oluyor burada?.. diye haykırdı!

İşte şimdi olup biten anlaşılmıştı. Adamcağız; yaşlı, yanımızda rahat eder düşüncesiyle onu yanlarına almıştı. Annesi ise onu eşine karşı çok mahcup etmişti. Annesinin neden böyle yaptığına bir anlam verememiş ve çok sinirlenmişti.

Yaşlı kadın: “Ben kendi evimde kalayım.” dedi ve merdivenlere doğru yürüdü artık oğlunun da gelininin de torunlarının da yüzüne bakacak yeri kalmamıştı. Gelinini çok kıskanıyordu. Hilesinin bir gün ortaya çıkacağını hiç hesaba katmamıştı. Bitişikteki gece kondu ona aitti. Anahtarını alıp indi gitti. Arkasından gitme, kal demelerini bekledi fakat kimsenin gıkı çıkmadı

REHBERİMİZ RABBİMİZ OLSUN! TÜM SORUNLARIMIZ ÇÖZÜM BULSUN!